Hasbi DEDE…
Türkiye bu ismi konuşuyor ama bazıları ısrarla başka şeyler anlatıyor. Çünkü gerçekler rahatsız edici olunca, en kolay yol gerçeği eğip bükmektir.
Ortada ne var?
Reşit olmayan bir kıza yönelik çok ağır taciz iddiaları.
Bu noktada yapılması gereken ne?
Açık, net, şeffaf bir duruş.
Peki ne yapıldı?
Önce klasik savunma:
“Ben yapmadım.”
Ardından ikinci perde:
“Belediye çalışanları yapmış olabilir.”
O da tutmayınca üçüncü perde:
“Belki de bir çocuk yaptı…”
Evet evet, yanlış okumadınız.
Kos koca bir skandalda, savunma refleksi olarak bir çocuğun ortaya atıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Hemde Hasbi DEDE'nin 15 yaşındaki kendi kız çocuğu...
Yuuhh artık...
Bu bir kriz yönetimi değil.
Bu, düpedüz sorumluluktan kaçma sanatı.
Ve tam dava yaklaşırken…
Şikâyetçi olduğu belirtilen genç kızın hayatını kaybettiği bir “trafik kazası”.
Tesadüfe bak.
Elbette kimse mahkemenin yerine geçip hüküm veremez.
Ama kimse de topluma “hiçbir şey sormayın” diyemez.
Çünkü bu kadar kritik bir dosyada, bu kadar kritik bir anda yaşanan her gelişme, doğal olarak şüphe doğurur. Bu kadar basit.
Gelelim işin en “ustalık eseri” kısmına…
Özlem GÜRSES sahnede.
Bir haber sunuyorsunuz.
Konu hassas mı? Evet.
Kamuoyu bunu günlerdir tartışıyor mu? Evet.
Peki siz ne yapıyorsunuz?
Cumhuriyet Halk Parti’li Hasbi DEDE’yi alıp,
Adalet ve Kalkınma Parti'li diye sunuyorsunuz.
Bu noktada insanın aklına üç ihtimal geliyor:
Büyük bir cehalet
Akıl almaz bir dikkatsizlik
Ya da çok bilinçli bir tercih
Hangisi daha vahim, açıkçası karar vermek zor.
Çünkü bu artık “yanlış bilgi” değil.
Bu, gerçeği yeniden tasarlamaktır.
Şimdi soralım:
Eğer aynı olayda fail olarak gösterilen kişi baştan beri Adalet ve Kalkınma Partisi mensubu olsaydı…
Aynı medya dili mi kullanılacaktı?
Manşetler bu kadar “temkinli” mi olurdu?
Yoksa günlerce, haftalarca, aylarca ekranlardan düşmez miydi?
Türkiye bunu daha önce görmedi mi?
Nice olayda, henüz iddialar bile netleşmeden insanlar yaftalandı, linç edildi, manşetlere taşındı. Ama söz konusu kendi siyasi mahallesi olunca, bir anda herkes “hukuk devletini” hatırlıyor.
Ne kadar tanıdık, değil mi?
Ama asıl mesele şu:
Bu ülkede artık insanlar sadece olaylara değil, olayların nasıl anlatıldığına bakıyor.
Çünkü biliyorlar ki;
Gerçek tek başına değil, çoğu zaman “servis edildiği şekliyle” dolaşıma giriyor.
Bugün Hasbi DEDE dosyası, sadece bir adli vaka değildir.
Bugün bu dosya, aynı zamanda bir medya testidir.
Ve bu testte sınıfta kalanlar var.
Çok net.
Gazetecilik, taraf tutabilir.
Yorum yapabilir.
Eleştirebilir.
Ama gerçeği değiştiremez.
Eğer değiştiriyorsa, orada gazetecilik bitmiştir.
Yerine başka bir şey başlamıştır.
Adı da gazetecilik değildir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özcan Şeker
YALANIN BÖYLESİ
Hasbi DEDE…
Türkiye bu ismi konuşuyor ama bazıları ısrarla başka şeyler anlatıyor. Çünkü gerçekler rahatsız edici olunca, en kolay yol gerçeği eğip bükmektir.
Ortada ne var?
Reşit olmayan bir kıza yönelik çok ağır taciz iddiaları.
Bu noktada yapılması gereken ne?
Açık, net, şeffaf bir duruş.
Peki ne yapıldı?
Önce klasik savunma:
“Ben yapmadım.”
Ardından ikinci perde:
“Belediye çalışanları yapmış olabilir.”
O da tutmayınca üçüncü perde:
“Belki de bir çocuk yaptı…”
Evet evet, yanlış okumadınız.
Kos koca bir skandalda, savunma refleksi olarak bir çocuğun ortaya atıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Hemde Hasbi DEDE'nin 15 yaşındaki kendi kız çocuğu...
Yuuhh artık...
Bu bir kriz yönetimi değil.
Bu, düpedüz sorumluluktan kaçma sanatı.
Ve tam dava yaklaşırken…
Şikâyetçi olduğu belirtilen genç kızın hayatını kaybettiği bir “trafik kazası”.
Tesadüfe bak.
Elbette kimse mahkemenin yerine geçip hüküm veremez.
Ama kimse de topluma “hiçbir şey sormayın” diyemez.
Çünkü bu kadar kritik bir dosyada, bu kadar kritik bir anda yaşanan her gelişme, doğal olarak şüphe doğurur. Bu kadar basit.
Gelelim işin en “ustalık eseri” kısmına…
Özlem GÜRSES sahnede.
Bir haber sunuyorsunuz.
Konu hassas mı? Evet.
Kamuoyu bunu günlerdir tartışıyor mu? Evet.
Peki siz ne yapıyorsunuz?
Cumhuriyet Halk Parti’li Hasbi DEDE’yi alıp,
Adalet ve Kalkınma Parti'li diye sunuyorsunuz.
Bu noktada insanın aklına üç ihtimal geliyor:
Büyük bir cehalet
Akıl almaz bir dikkatsizlik
Ya da çok bilinçli bir tercih
Hangisi daha vahim, açıkçası karar vermek zor.
Çünkü bu artık “yanlış bilgi” değil.
Bu, gerçeği yeniden tasarlamaktır.
Şimdi soralım:
Eğer aynı olayda fail olarak gösterilen kişi baştan beri Adalet ve Kalkınma Partisi mensubu olsaydı…
Aynı medya dili mi kullanılacaktı?
Manşetler bu kadar “temkinli” mi olurdu?
Yoksa günlerce, haftalarca, aylarca ekranlardan düşmez miydi?
Türkiye bunu daha önce görmedi mi?
Nice olayda, henüz iddialar bile netleşmeden insanlar yaftalandı, linç edildi, manşetlere taşındı. Ama söz konusu kendi siyasi mahallesi olunca, bir anda herkes “hukuk devletini” hatırlıyor.
Ne kadar tanıdık, değil mi?
Ama asıl mesele şu:
Bu ülkede artık insanlar sadece olaylara değil, olayların nasıl anlatıldığına bakıyor.
Çünkü biliyorlar ki;
Gerçek tek başına değil, çoğu zaman “servis edildiği şekliyle” dolaşıma giriyor.
Bugün Hasbi DEDE dosyası, sadece bir adli vaka değildir.
Bugün bu dosya, aynı zamanda bir medya testidir.
Ve bu testte sınıfta kalanlar var.
Çok net.
Gazetecilik, taraf tutabilir.
Yorum yapabilir.
Eleştirebilir.
Ama gerçeği değiştiremez.
Eğer değiştiriyorsa, orada gazetecilik bitmiştir.
Yerine başka bir şey başlamıştır.
Adı da gazetecilik değildir.