28 Şubat süreci, bu ülkenin hafızasına tankların gölgesinde verilen brifingleri, üniversite kapılarında ağlayan genç kızları, fişlenen memurları ve susturulan siyasetçileri kazıdı. Millî Güvenlik Kurulu kararlarıyla yön verilen o dönem, seçilmiş hükümetin üzerinde kurulan açık bir vesayet düzeniydi. Demokrasi askıya alınmamış gibi yapıldı; ama sandığın iradesi bürokratik ve askerî mekanizmalarla kuşatıldı.
Başörtüsü yasağı, katsayı adaletsizliği, imam hatiplerin önünün kesilmesi, kamu görevinden uzaklaştırmalar… Bunların her biri sadece bir düzenleme değil; milyonların hayatına doğrudan müdahaleydi. Devlet, vatandaşına güvenmek yerine onu “makbul” ve “tehdit” diye ayırmayı tercih etti.
VesayeteKarşıSiyasiMücadele
28 Şubat mağduriyetlerinin siyasette güçlü bir karşılık bulması, Türkiye’de yeni bir dönemin kapısını araladı. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, vesayetle hesaplaşmayı temel hedeflerden biri haline getirdi.
Yapılan anayasa değişiklikleri, askerî yargının alanının daraltılması, MGK’nın yapısının sivilleştirilmesi ve darbe girişimlerine karşı hukuki zemin oluşturulması bu mücadelenin somut adımları oldu. Bir dönem hükümetlere yön veren askerî vesayet mekanizması, siyaset üzerinde belirleyici olmaktan çıkarıldı.
28 Şubat’ın en sembolik yarası olan başörtüsü yasağının kaldırılması, sadece bir kıyafet özgürlüğü meselesi değildi; devletin vatandaşına bakışının değiştiğinin ilanıydı. Üniversitelerde ve kamuda başörtüsü serbestisi sağlandı. Katsayı uygulamasının kaldırılmasıyla imam hatip mezunlarının üniversiteye girişte yaşadığı adaletsizlik sona erdi.
Bu reformlar, 28 Şubat mağdurlarının önünü açmakla kalmadı; devlet ile toplum arasındaki mesafeyi de azalttı. Devletin ideolojik bir kalıba sokmaya çalıştığı vatandaş profili yerine, çoğulculuğa dayalı bir anlayış güç kazandı.
MilliİradeninTahkimi
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte yürütmenin doğrudan halk tarafından belirlenmesi, vesayetçi odakların manevra alanını daha da daralttı. Artık siyasal meşruiyetin tek kaynağının sandık olduğu vurgusu, sistemin merkezine yerleştirildi.
Elbette her reform tartışmaya açıktır. Ancak 28 Şubat’ın kurduğu düzenle bugünü kıyasladığımızda, temel fark açıktır: Dün seçilmişler atanmışlara hesap verirken; bugün siyaset doğrudan millete hesap vermektedir.
Sonuç
28 Şubat bir dönem değil, bir zihniyetti; millete parmak sallayan, inancı tehdit sayan, sandığı küçümseyen bir kibir düzeniydi. Bugün o düzen tarihin çöplüğündedir. Bu ülkede artık tankların gölgesi değil, milletin iradesi belirleyicidir. Kim ne derse desin, vesayet çökmüş; yasaklar yıkılmış; 28 Şubat’ın karanlığı, milli iradenin kararlı yürüyüşü karşısında dağılmıştır. Ve bilinmelidir ki, bu millet bir daha iradesine balans ayarı yaptırmayacaktır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özcan Şeker
VESAYETİN ÇÖKÜŞÜ
Vesayetin Çöküşü, Milletin Zaferi
28 Şubat süreci, bu ülkenin hafızasına tankların gölgesinde verilen brifingleri, üniversite kapılarında ağlayan genç kızları, fişlenen memurları ve susturulan siyasetçileri kazıdı. Millî Güvenlik Kurulu kararlarıyla yön verilen o dönem, seçilmiş hükümetin üzerinde kurulan açık bir vesayet düzeniydi. Demokrasi askıya alınmamış gibi yapıldı; ama sandığın iradesi bürokratik ve askerî mekanizmalarla kuşatıldı.
Başörtüsü yasağı, katsayı adaletsizliği, imam hatiplerin önünün kesilmesi, kamu görevinden uzaklaştırmalar… Bunların her biri sadece bir düzenleme değil; milyonların hayatına doğrudan müdahaleydi. Devlet, vatandaşına güvenmek yerine onu “makbul” ve “tehdit” diye ayırmayı tercih etti.
Vesayete Karşı Siyasi Mücadele
28 Şubat mağduriyetlerinin siyasette güçlü bir karşılık bulması, Türkiye’de yeni bir dönemin kapısını araladı. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, vesayetle hesaplaşmayı temel hedeflerden biri haline getirdi.
Yapılan anayasa değişiklikleri, askerî yargının alanının daraltılması, MGK’nın yapısının sivilleştirilmesi ve darbe girişimlerine karşı hukuki zemin oluşturulması bu mücadelenin somut adımları oldu. Bir dönem hükümetlere yön veren askerî vesayet mekanizması, siyaset üzerinde belirleyici olmaktan çıkarıldı.
Yasakların Kaldırılması ve Mağduriyetlerin Giderilmesi
28 Şubat’ın en sembolik yarası olan başörtüsü yasağının kaldırılması, sadece bir kıyafet özgürlüğü meselesi değildi; devletin vatandaşına bakışının değiştiğinin ilanıydı. Üniversitelerde ve kamuda başörtüsü serbestisi sağlandı. Katsayı uygulamasının kaldırılmasıyla imam hatip mezunlarının üniversiteye girişte yaşadığı adaletsizlik sona erdi.
Bu reformlar, 28 Şubat mağdurlarının önünü açmakla kalmadı; devlet ile toplum arasındaki mesafeyi de azalttı. Devletin ideolojik bir kalıba sokmaya çalıştığı vatandaş profili yerine, çoğulculuğa dayalı bir anlayış güç kazandı.
Milli İradenin Tahkimi
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte yürütmenin doğrudan halk tarafından belirlenmesi, vesayetçi odakların manevra alanını daha da daralttı. Artık siyasal meşruiyetin tek kaynağının sandık olduğu vurgusu, sistemin merkezine yerleştirildi.
Elbette her reform tartışmaya açıktır. Ancak 28 Şubat’ın kurduğu düzenle bugünü kıyasladığımızda, temel fark açıktır: Dün seçilmişler atanmışlara hesap verirken; bugün siyaset doğrudan millete hesap vermektedir.
Sonuç
28 Şubat bir dönem değil, bir zihniyetti; millete parmak sallayan, inancı tehdit sayan, sandığı küçümseyen bir kibir düzeniydi. Bugün o düzen tarihin çöplüğündedir. Bu ülkede artık tankların gölgesi değil, milletin iradesi belirleyicidir. Kim ne derse desin, vesayet çökmüş; yasaklar yıkılmış; 28 Şubat’ın karanlığı, milli iradenin kararlı yürüyüşü karşısında dağılmıştır. Ve bilinmelidir ki, bu millet bir daha iradesine balans ayarı yaptırmayacaktır.