Yasakların Karanlığından Devlet Yönetimine: 28 Şubat’ın Hesabı
Türkiye’nin demokrasi tarihine utanç sayfası olarak kazınan 28 Şubat Süreci, yalnızca bir “post-modern darbe” değil; milletin değerleriyle hesaplaşmaya kalkışan vesayetçi bir zihniyetin açık dayatmasıydı. Tanklar sokaklarda yürürken yalnızca siyaset dizayn edilmedi; insanların hayatları, hayalleri ve gelecekleri de ezildi.
En ağır bedeli ise başörtülü kadınlar ödedi.
Üniversite kapılarında kurulan sözde “ikna odaları”nda genç kızlara psikolojik baskı uygulandı. “Ya başını aç ya da bu kapıdan giremezsin” denildi. Kampüslerde güvenlik barikatları kuruldu. Derslere alınmayan öğrenciler sınıf kapılarında ağladı. Mezuniyet törenlerine sokulmayan gençler diplomalarını başörtüsüz almak zorunda bırakıldı. Akademisyen olmak isteyenler kadro bulamadı. Öğretmenlik hakkı kazananlar atamalarda elendi. Kamuda çalışmak isteyenler fişlendi.
Bu yalnızca bir kıyafet meselesi değildi; açık bir insan hakları ihlaliydi. Eğitim hakkı gasp edildi. Çalışma hakkı engellendi. İnanç özgürlüğü askıya alındı. Devlet, kendi vatandaşına ideolojik bir filtre uyguladı.
Vesayetin Soğuk Yüzü
O günlerde başörtüsü, liyakatin önüne konulan bir “suç unsuru” gibi muamele gördü. Başarılı öğrenciler sırf inançlarının gereğini yerine getirdikleri için üniversite koridorlarından kovuldu. Aileler, kızlarını ya yurt dışına göndermek ya da hayallerini rafa kaldırmak zorunda bırakıldı.
Bazıları eğitimini yarıda kesti. Bazıları yıllarca diplomalarını alamadı. Bazıları meslek hayalinden vazgeçti. O dönem, yalnız bireyleri değil; bir neslin potansiyelini heba etti.
Bütün bunlar “irtica ile mücadele” adı altında yapıldı. Oysa gerçekte yapılan, toplumun dindar kesimini kamusal alandan tasfiye etme girişimiydi. Bu, açık bir ayrımcılıktı. Bu, devlet eliyle uygulanan bir dışlamaydı. Bu, zulümdü.
Küllerinden Doğan Bir Nesil
Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı: İnançla yoğrulmuş bir irade.
28 Şubat’ın mağdur ettiği başörtülü kadınlar yılmadı. Yurt dışında okudular, yıllarca beklediler, alternatif yollar aradılar ama vazgeçmediler. Ve bugün o yasakçı zihniyetin kapısından içeri sokmadığı kadınlar, aynı devletin en üst makamlarında görev yapıyor.
Vali olarak bir ili yönetiyorlar. Bakan yardımcısı olarak kamu politikası üretiyorlar. Bürokrasiye yön veriyorlar. Strateji geliştiriyor, kriz yönetiyor, kamu kaynaklarını idare ediyorlar.
Bu tablo, yasakçı zihniyetin tarih önünde mahkûm olduğunun ilanıdır.
Fırsat Eşitliği Sağlandığında…
Başörtülü kadınların başarı hikâyesi bir “ayrıcalık” değil; nihayet tesis edilen fırsat eşitliğinin sonucudur. Yıllarca engellenen potansiyel serbest bırakıldığında ortaya çıkan tablo budur.
Bu dönüşümde siyasi iradenin rolünü inkâr etmek mümkün değildir. Başörtüsü yasağının kaldırılması, kamuda ayrımcı uygulamaların son bulması ve özgürlük alanlarının genişlemesi; güçlü bir liderlik ve kararlı bir reform süreciyle mümkün oldu. Bu noktada, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımlar, yasakların sona ermesinde ve başörtülü kadınlara kamuda eşit imkân sağlanmasında belirleyici olmuştur.
Bugün devlet yönetiminde görev alan başörtülü kadınlar, yalnızca kişisel başarılarının değil; aynı zamanda demokratikleşme sürecinin somut bir göstergesidir.
Unutmayacağız, Ama Rövanş Peşinde Değiliz
28 Şubat’ta yaşananları unutmamak bir hafıza borcudur. Çünkü unutulan zulüm, tekrar etme cesareti bulur. Ancak bugün gelinen noktada mesele rövanş değil; adaletin kalıcı hâle gelmesidir.
Dün üniversite kapısında ağlatılan genç kızın bugün vali olarak aynı şehirde görev yapması, tarihin ironisi değil; adaletin tecellisidir. Bu ülkenin başörtülü kadınları, fırsat verildiğinde neler yapabileceklerini defalarca göstermiştir.
Ve bu gerçek artık inkâr edilemez:
Başörtüsü bir engel değil, kimliktir.
Yasaklar geçicidir, liyakat kalıcıdır.
Zulüm karanlıktır, ama irade her zaman bir yol bulur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özcan Şeker
SİZ YASAKLADINIZ,MİLLET YÜKSELTTİ
Yasakların Karanlığından Devlet Yönetimine: 28 Şubat’ın Hesabı
Türkiye’nin demokrasi tarihine utanç sayfası olarak kazınan 28 Şubat Süreci, yalnızca bir “post-modern darbe” değil; milletin değerleriyle hesaplaşmaya kalkışan vesayetçi bir zihniyetin açık dayatmasıydı. Tanklar sokaklarda yürürken yalnızca siyaset dizayn edilmedi; insanların hayatları, hayalleri ve gelecekleri de ezildi.
En ağır bedeli ise başörtülü kadınlar ödedi.
Üniversite kapılarında kurulan sözde “ikna odaları”nda genç kızlara psikolojik baskı uygulandı. “Ya başını aç ya da bu kapıdan giremezsin” denildi. Kampüslerde güvenlik barikatları kuruldu. Derslere alınmayan öğrenciler sınıf kapılarında ağladı. Mezuniyet törenlerine sokulmayan gençler diplomalarını başörtüsüz almak zorunda bırakıldı. Akademisyen olmak isteyenler kadro bulamadı. Öğretmenlik hakkı kazananlar atamalarda elendi. Kamuda çalışmak isteyenler fişlendi.
Bu yalnızca bir kıyafet meselesi değildi; açık bir insan hakları ihlaliydi. Eğitim hakkı gasp edildi. Çalışma hakkı engellendi. İnanç özgürlüğü askıya alındı. Devlet, kendi vatandaşına ideolojik bir filtre uyguladı.
Vesayetin Soğuk Yüzü
O günlerde başörtüsü, liyakatin önüne konulan bir “suç unsuru” gibi muamele gördü. Başarılı öğrenciler sırf inançlarının gereğini yerine getirdikleri için üniversite koridorlarından kovuldu. Aileler, kızlarını ya yurt dışına göndermek ya da hayallerini rafa kaldırmak zorunda bırakıldı.
Bazıları eğitimini yarıda kesti. Bazıları yıllarca diplomalarını alamadı. Bazıları meslek hayalinden vazgeçti. O dönem, yalnız bireyleri değil; bir neslin potansiyelini heba etti.
Bütün bunlar “irtica ile mücadele” adı altında yapıldı. Oysa gerçekte yapılan, toplumun dindar kesimini kamusal alandan tasfiye etme girişimiydi. Bu, açık bir ayrımcılıktı. Bu, devlet eliyle uygulanan bir dışlamaydı. Bu, zulümdü.
Küllerinden Doğan Bir Nesil
Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı: İnançla yoğrulmuş bir irade.
28 Şubat’ın mağdur ettiği başörtülü kadınlar yılmadı. Yurt dışında okudular, yıllarca beklediler, alternatif yollar aradılar ama vazgeçmediler. Ve bugün o yasakçı zihniyetin kapısından içeri sokmadığı kadınlar, aynı devletin en üst makamlarında görev yapıyor.
Vali olarak bir ili yönetiyorlar. Bakan yardımcısı olarak kamu politikası üretiyorlar. Bürokrasiye yön veriyorlar. Strateji geliştiriyor, kriz yönetiyor, kamu kaynaklarını idare ediyorlar.
Bu tablo, yasakçı zihniyetin tarih önünde mahkûm olduğunun ilanıdır.
Fırsat Eşitliği Sağlandığında…
Başörtülü kadınların başarı hikâyesi bir “ayrıcalık” değil; nihayet tesis edilen fırsat eşitliğinin sonucudur. Yıllarca engellenen potansiyel serbest bırakıldığında ortaya çıkan tablo budur.
Bu dönüşümde siyasi iradenin rolünü inkâr etmek mümkün değildir. Başörtüsü yasağının kaldırılması, kamuda ayrımcı uygulamaların son bulması ve özgürlük alanlarının genişlemesi; güçlü bir liderlik ve kararlı bir reform süreciyle mümkün oldu. Bu noktada, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımlar, yasakların sona ermesinde ve başörtülü kadınlara kamuda eşit imkân sağlanmasında belirleyici olmuştur.
Bugün devlet yönetiminde görev alan başörtülü kadınlar, yalnızca kişisel başarılarının değil; aynı zamanda demokratikleşme sürecinin somut bir göstergesidir.
Unutmayacağız, Ama Rövanş Peşinde Değiliz
28 Şubat’ta yaşananları unutmamak bir hafıza borcudur. Çünkü unutulan zulüm, tekrar etme cesareti bulur. Ancak bugün gelinen noktada mesele rövanş değil; adaletin kalıcı hâle gelmesidir.
Dün üniversite kapısında ağlatılan genç kızın bugün vali olarak aynı şehirde görev yapması, tarihin ironisi değil; adaletin tecellisidir. Bu ülkenin başörtülü kadınları, fırsat verildiğinde neler yapabileceklerini defalarca göstermiştir.
Ve bu gerçek artık inkâr edilemez:
Başörtüsü bir engel değil, kimliktir.
Yasaklar geçicidir, liyakat kalıcıdır.
Zulüm karanlıktır, ama irade her zaman bir yol bulur.