Ümraniye’de bir öğretmen öğrencisi tarafından öldürüldü. Bir eğitim yuvasında kan aktı. Bu cümle tek başına bir çöküşün fotoğrafıdır. Ama dürüst olalım: Bu sadece bir okul olayı değil. Bu, evde başlayan ve ekranlarda büyütülen bir çürümenin sonucudur.
Her şeyden önce şu gerçeği kabul edelim: Eğitimailedebaşlar. Okul, ailede verilenin üzerine inşa edilir. Ailede saygı yoksa okulda disiplin tutmaz. Evde sınır yoksa sınıfta kural işlemez.
Bugün birçok anne-baba çocuk yetiştirmiyor; çocuğun gönlünü hoş tutuyor.
Kural koymuyor; ikna etmeye çalışıyor.
Yanlış yaptığında hesap sormuyor; öğretmeni sorumlu tutuyor.
Çocuk eve geliyor:
“Öğretmen bana kızdı.”
Ertesi gün veli okulda.
“Benim çocuğuma kim bağırabilir?”
Bu cümle, çocuğun zihninde tek bir mesaj üretir: Öğretmendokunulmazdeğil, hesapsorulabilirbirfigürdür.
Evde anne-babasının öğretmeni küçümsediğini gören bir genç, okulda o öğretmeni neden ciddiye alsın?
17 yaşına kadar her dediği yapılan, her hatası örtülen, her sınırı esnetilen bir genç; ilk ciddi otoriteyle karşılaştığında bunu “baskı” zanneder. Çünkü hayatında gerçek bir sınır deneyimi yoktur.
Ama mesele sadece aile değil.
Bir diğer büyük pay sahibi medya.
Son yıllarda televizyon dizilerinde özellikle lise çağını anlatan yapımların nasıl bir dünya çizdiğine dikkat edin. Özel okul konsepti… Cam cepheli binalar… Lüks kampüsler… Okul bahçesine spor otomobille gelen gençler…
Henüz 17 yaşında.
Yasal olarak reşit değil.
Ama dizide altında son model spor araba var.
Marka kıyafetler, sınırsız para, sınırsız özgürlük…
O dizilerde öğretmen figürü ya silik ya da alay konusu.
Disiplin yok.
Sınır yok.
Otorite ya zayıf ya da karikatürize.
Gençlik; kuralsızlıkla, sınırsız harcamayla, asi tavırlarla özdeşleştiriliyor.
Zengin çocuk figürü; güç, karizma ve dokunulmazlık sembolü gibi sunuluyor.
Henüz ehliyet yaşını yeni doldurmuş ya da hiç doldurmamış bir karakterin lüks spor otomobille okul bahçesine girdiği sahneler normalleştiriliyor. Gerçek hayatta mümkün olmayan bir hayat tarzı, “gençliğin standardı” gibi gösteriliyor.
Pekibuneüretiyor?
Gerçek hayatla ekran arasındaki uçurum büyüyor.
Orta gelirli bir ailenin çocuğu bile kendini o kuralsız, hesapsız, sınırsız dünyanın parçası sanmaya başlıyor.
Sonra bir gün o genç, gerçek hayatın duvarına çarpıyor.
Öğretmen “hayır” diyor.
Not kırıyor.
Uyarıyor.
Disiplin uyguluyor.
Ve o “hayır”, hayatında ilk kez karşılaştığı gerçek bir engel oluyor.
Sorun şu: “Hayır” kelimesini hiç duymadan büyüyen bir genç, onu tehdit olarak algılar. Tehdit algısı ise öfkeyi tetikler. Öfke kontrol edilmemişse sonuç trajik olur.
İstanbul’da yaşanan bu cinayet, tek başına bir gencin anlık öfkesi değildir. Bu; ailesi tarafından sınırla tanıştırılmamış, medya tarafından gerçeklikten koparılmış bir neslin kırılma anıdır.
Eğitim müfredatla başlamaz.
Eğitim, çocuğa ilk “hayır” denildiği anda başlar.
Eğitim, sorumluluk verildiğinde başlar.
Eğitim, öğretmenin arkasında durulduğunda güçlenir.
Aile çocuğunu putlaştırırsa,
Medya onu sahte bir ihtişam dünyasına taşırsa,
Okul ne kadar uğraşırsa uğraşsın tek başına yetmez.
Bugün öğretmeni koruyamayan bir toplum, yarın kendi evladını da koruyamaz.
Çürümeevdebaşlar.
Ekrandabüyür.
Okuldapatlar.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Özcan Şeker
ÖĞRETMENİN YÜKÜ,AİLENİN SORUMLULUĞU
Evde Başlayan Çürüme
Ümraniye’de bir öğretmen öğrencisi tarafından öldürüldü. Bir eğitim yuvasında kan aktı. Bu cümle tek başına bir çöküşün fotoğrafıdır. Ama dürüst olalım: Bu sadece bir okul olayı değil. Bu, evde başlayan ve ekranlarda büyütülen bir çürümenin sonucudur.
Her şeyden önce şu gerçeği kabul edelim: Eğitim ailede başlar. Okul, ailede verilenin üzerine inşa edilir. Ailede saygı yoksa okulda disiplin tutmaz. Evde sınır yoksa sınıfta kural işlemez.
Bugün birçok anne-baba çocuk yetiştirmiyor; çocuğun gönlünü hoş tutuyor.
Kural koymuyor; ikna etmeye çalışıyor.
Yanlış yaptığında hesap sormuyor; öğretmeni sorumlu tutuyor.
Çocuk eve geliyor:
“Öğretmen bana kızdı.”
Ertesi gün veli okulda.
“Benim çocuğuma kim bağırabilir?”
Bu cümle, çocuğun zihninde tek bir mesaj üretir: Öğretmen dokunulmaz değil, hesap sorulabilir bir figürdür.
Evde anne-babasının öğretmeni küçümsediğini gören bir genç, okulda o öğretmeni neden ciddiye alsın?
17 yaşına kadar her dediği yapılan, her hatası örtülen, her sınırı esnetilen bir genç; ilk ciddi otoriteyle karşılaştığında bunu “baskı” zanneder. Çünkü hayatında gerçek bir sınır deneyimi yoktur.
Ama mesele sadece aile değil.
Bir diğer büyük pay sahibi medya.
Son yıllarda televizyon dizilerinde özellikle lise çağını anlatan yapımların nasıl bir dünya çizdiğine dikkat edin. Özel okul konsepti… Cam cepheli binalar… Lüks kampüsler… Okul bahçesine spor otomobille gelen gençler…
Henüz 17 yaşında.
Yasal olarak reşit değil.
Ama dizide altında son model spor araba var.
Marka kıyafetler, sınırsız para, sınırsız özgürlük…
O dizilerde öğretmen figürü ya silik ya da alay konusu.
Disiplin yok.
Sınır yok.
Otorite ya zayıf ya da karikatürize.
Gençlik; kuralsızlıkla, sınırsız harcamayla, asi tavırlarla özdeşleştiriliyor.
Zengin çocuk figürü; güç, karizma ve dokunulmazlık sembolü gibi sunuluyor.
Henüz ehliyet yaşını yeni doldurmuş ya da hiç doldurmamış bir karakterin lüks spor otomobille okul bahçesine girdiği sahneler normalleştiriliyor. Gerçek hayatta mümkün olmayan bir hayat tarzı, “gençliğin standardı” gibi gösteriliyor.
Peki bu ne üretiyor?
Gerçek hayatla ekran arasındaki uçurum büyüyor.
Orta gelirli bir ailenin çocuğu bile kendini o kuralsız, hesapsız, sınırsız dünyanın parçası sanmaya başlıyor.
Sorumluluk değil, hak;
Emek değil, imtiyaz;
Saygı değil, meydan okuma öne çıkıyor.
Şiddet sahneleri ise cabası.
Öfke patlamaları, tehditler, fiziksel saldırılar…
Sorun çözme yöntemi olarak agresyon sunuluyor.
Genç, bilinçaltında şunu öğreniyor: Güçlüysen haklısın.
Aile çocuğa sınır koymuyor.
Medya ona sınırsızlık vaat ediyor.
Okul ise tek başına düzen kurmaya çalışıyor.
Sonra bir gün o genç, gerçek hayatın duvarına çarpıyor.
Öğretmen “hayır” diyor.
Not kırıyor.
Uyarıyor.
Disiplin uyguluyor.
Ve o “hayır”, hayatında ilk kez karşılaştığı gerçek bir engel oluyor.
Sorun şu: “Hayır” kelimesini hiç duymadan büyüyen bir genç, onu tehdit olarak algılar. Tehdit algısı ise öfkeyi tetikler. Öfke kontrol edilmemişse sonuç trajik olur.
İstanbul’da yaşanan bu cinayet, tek başına bir gencin anlık öfkesi değildir. Bu; ailesi tarafından sınırla tanıştırılmamış, medya tarafından gerçeklikten koparılmış bir neslin kırılma anıdır.
Eğitim müfredatla başlamaz.
Eğitim, çocuğa ilk “hayır” denildiği anda başlar.
Eğitim, sorumluluk verildiğinde başlar.
Eğitim, öğretmenin arkasında durulduğunda güçlenir.
Aile çocuğunu putlaştırırsa,
Medya onu sahte bir ihtişam dünyasına taşırsa,
Okul ne kadar uğraşırsa uğraşsın tek başına yetmez.
Bugün öğretmeni koruyamayan bir toplum, yarın kendi evladını da koruyamaz.
Çürüme evde başlar.
Ekranda büyür.
Okulda patlar.