İnsan, dünyaya çıplak bir ruhla gelir; ne yükü vardır, ne de rolü. Sonra hayat başlar. Önce aile şekil verir, ardından örfün, geleneklerin ve toplumun kalıpları… Ve yüzümüze görünmez maskeler takılır. “İyi evlat ol” derler, “saygın insan ol”, “başarılı birey ol”… Her “ol” çağrısı, aslında bize biraz daha maske giydirir.
Bir süre sonra kendi yüzümüzü unutmaya başlarız. İşte başka, evde başka, kalabalıkta bambaşka… Gülüşümüz bile çoğu kez bize değil, başkalarının görmek istediğine aittir. Maskeler konuşur, ruh susar.
Ama insan, unutur ki… maskeler düşmeden yüzler görünmez. Asıl tehlike maskeyi takmakta değil; onu kendi yüzü sanmaktadır. Rolünü uzun süre oynayan kişi, sonunda gerçeğini kaybeder. Halbuki sahici bir bakış, samimi bir tebessüm ya da yürekten dökülen bir söz hiçbir maskenin ardından görünmez.
Yine de maskesiz kalamayız; çünkü hayat bir sahnedir ve herkes rolünü oynamak zorundadır. Baba olduğumuzda farklı, dost olduğumuzda farklı, işimizde farklı rollere bürünürüz. Bu kaçınılmazdır. Fakat mesele, o rolleri oynarken içimizdeki hakikati unutmamaktır. Maske, topluma karşı bir gerekliliktir; fakat maskeyi çıkarabilmek, insana kendini hatırlatır.
Unutmamak gerekir ki, maskeler insanı kalabalıkta var eder; hakikat ise insanı yalnızlığında ayakta tutar. Maskeler göz boyar, ama vicdan kandırılamaz. Kalabalık sizi alkışlayabilir, fakat gece yastığa başınızı koyduğunuzda yüzleştiğiniz tek şey hakikat olur.
Ve sonunda insana kalan, oynadığı roller değil; yüzleştiği gerçeğidir.
Ve bil ki; maskeler düşünce, yalnızca yüzün değil, ruhun da görünür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İsmail Acar
MASKELER DÜŞÜNCE
MASKELER DÜŞÜNCE
İnsan, dünyaya çıplak bir ruhla gelir; ne yükü vardır, ne de rolü. Sonra hayat başlar. Önce aile şekil verir, ardından örfün, geleneklerin ve toplumun kalıpları… Ve yüzümüze görünmez maskeler takılır. “İyi evlat ol” derler, “saygın insan ol”, “başarılı birey ol”… Her “ol” çağrısı, aslında bize biraz daha maske giydirir.
Bir süre sonra kendi yüzümüzü unutmaya başlarız. İşte başka, evde başka, kalabalıkta bambaşka… Gülüşümüz bile çoğu kez bize değil, başkalarının görmek istediğine aittir. Maskeler konuşur, ruh susar.
Ama insan, unutur ki… maskeler düşmeden yüzler görünmez. Asıl tehlike maskeyi takmakta değil; onu kendi yüzü sanmaktadır. Rolünü uzun süre oynayan kişi, sonunda gerçeğini kaybeder. Halbuki sahici bir bakış, samimi bir tebessüm ya da yürekten dökülen bir söz hiçbir maskenin ardından görünmez.
Yine de maskesiz kalamayız; çünkü hayat bir sahnedir ve herkes rolünü oynamak zorundadır. Baba olduğumuzda farklı, dost olduğumuzda farklı, işimizde farklı rollere bürünürüz. Bu kaçınılmazdır. Fakat mesele, o rolleri oynarken içimizdeki hakikati unutmamaktır. Maske, topluma karşı bir gerekliliktir; fakat maskeyi çıkarabilmek, insana kendini hatırlatır.
Unutmamak gerekir ki, maskeler insanı kalabalıkta var eder; hakikat ise insanı yalnızlığında ayakta tutar. Maskeler göz boyar, ama vicdan kandırılamaz. Kalabalık sizi alkışlayabilir, fakat gece yastığa başınızı koyduğunuzda yüzleştiğiniz tek şey hakikat olur.
Ve sonunda insana kalan, oynadığı roller değil; yüzleştiği gerçeğidir.
“Maskeler topluma hitap eder, hakikat ruha dokunur.”
Ve bil ki; maskeler düşünce, yalnızca yüzün değil, ruhun da görünür.